ABD-İsrail işbirliğiyle İran’da yürütülen savaş devam ederken İGD kurucularından ve yöneticilerinden, “Demokrasi İçin Birlik Dayanışma” sitesi baş editörü Mehmet Taş, sol içerisinde yeniden gündem olan “direniş ekseni” ve antiemperyalizm tartışmalarını tarihsel bağlamına oturttu.
Mevcut antiemperyalizm tanımının yeterli olmadığını belirten Mehmet Taş’ın yazısının tamamı şu şekilde:
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve Ortadoğu’daki “direniş ekseni” tartışmaları, sol içinde antiemperyalizmin ne olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Kürt özgürlük hareketinin aldığı farklı pozisyonlar ve uluslararası gelişmeler, bazı çevrelerin İran’ı antiemperyalist ilan ederken Kürt hareketini emperyalizmle ilişkilendirmesine yol açtı. Bu yaklaşım, antiemperyalizmin içeriğinin ciddi biçimde bulanıklaştığını gösteriyor.
Celal Temel, Kürtlerin tarihsel olarak emperyalist politikaların mağduru olduğunu vurgulayarak mevcut antiemperyalizm anlayışının yetersizliğine işaret ederken; Faik Bulut, Marksizmin günümüzü açıklamakta zorlandığını ileri sürer. Cemil Gündoğan ise daha ileri giderek antiemperyalizmin kendisini sorunlu ilan eder ve Paris Komünü ile Ekim Devrimi’ni “emperyalist uzlaşmaların ürünü” olarak değerlendirir.
Oysa tarihsel gerçeklik farklıdır. Paris Komünü’nü bastırmak için Almanlarla işbirliği yapan Fransız burjuvazisiydi. Ekim Devrimi ise savaş ve çarlık düzenine karşı ayaklanan emekçi kitlelerin eseriydi. Bu örnekler, uzlaşmanın devrimci hareketlerde değil, egemen sınıflarda aranması gerektiğini açık biçimde ortaya koyar.
ANTİEMPERYALİZMİN DÖNÜŞÜMÜ
20.yüzyılda antiemperyalist mücadeleler büyük ölçüde ulusal bağımsızlık savaşları biçiminde gelişti. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da sömürge zinciri kırıldı ve birçok ülke siyasal bağımsızlığını kazandı. Ancak bu süreç çoğu zaman toplumsal dönüşümle tamamlanmadı; siyasal egemenlik, ekonomik bağımlılığı ortadan kaldırmaya yetmedi.
Klasik sömürgecilik sona ererken yerini yeni-sömürgeci ilişkilere bıraktı. Uluslararası finans kapital, çokuluslu şirketler ve küresel kurumlar, bağımsız devletleri yeniden bağımlı hale getirdi. Böylece antiemperyalizmin yalnızca “ulusal bağımsızlık” çerçevesinde tanımlanmasının yetersizliği açığa çıktı.
Lenin döneminde dünya siyasetini etkileyen güçlü bir stratejiye dönüşen antiemperyalizm, Soğuk Savaş sonrası dönemde etkisini kaybetti. 1980’lerden itibaren neoliberal politikaların yayılması ve bağlantısızlar hareketinin çözülmesi bu gerilemeyi hızlandırdı.
Bu kriz, yeni teorik arayışları doğurdu. Özellikle Latin Amerika’da gelişen yaklaşımlar, antiemperyalizmi yalnızca dış müdahaleye karşı bir duruş olarak değil, toplum içindeki eşitsizliklerle birlikte ele aldı. Böylece sınıf mücadelesi ile etnik ve kültürel özgürlük taleplerini birleştiren yeni bir perspektif ortaya çıktı.
Etnomarksist yaklaşım bu bağlamda önem kazandı. Siyasal bağımsızlığın tek başına eşitsizlikleri ortadan kaldırmadığı; sömürünün ekonomik olduğu kadar tarihsel ve kültürel boyutlar taşıdığı vurgulandı. Yerli halklar bu mücadelenin merkezine yerleşti.
Latin Amerika’daki Quechua, Maya, Aymara ve Mapuche halklarının deneyimi, farklı kimliklerin ortak bir direniş hattı kurabileceğini gösterdi. Bu deneyim, antiemperyalizmin üç temel düzlemde yeniden tanımlanmasına yol açtı: Ekonomik bağımlılığa karşı mücadele, gerçek siyasal egemenliğin kurulması, ezilen halkların kimlik ve kültürel haklarının tanınması.
MARKSİZM, ULUSAL SORUN VE ETNİK BOYUT
Marksist düşüncede ulusal sorun her zaman tartışmalı bir alan olmuştur. Marx ve Engels’in erken dönem yazılarında görülen “ileri” ve “geri” uluslar ayrımı, zamanla eleştiriye uğradı. Lenin bu yaklaşımı reddederek ulusların kendi kaderini tayin hakkını sosyalist stratejinin temel bir unsuru haline getirdi.
Marx’ın düşüncesi de zaman içinde değişti. Başlangıçta kapitalizmin ilerletici rolünü vurgularken, daha sonra metropol ile sömürgeler arasındaki eşitsiz gelişimi analiz etti. İrlanda örneğinde, ulusal kurtuluşun aynı zamanda İngiliz işçi sınıfının özgürleşmesinin de koşulu olduğunu ortaya koydu.
Buna karşın Marx’ın ulusal hareketlere yaklaşımı her zaman tutarlı değildi. Polonya ve Macaristan gibi ulusların bağımsızlığını desteklerken, bazı Slav halklarına daha mesafeli yaklaşması bu çelişkili tutumun göstergesidir.
Lenin bu tartışmayı netleştirerek ulusal kurtuluş mücadeleleri ile sınıf mücadelesi arasında doğrudan bağ kurdu. Rosa Luxemburg ise küçük ulus-devletlerin sürdürülebilirliğini sorgulayarak daha temkinli bir yaklaşım benimsedi. Hobsbawm da ulus-devlet modelinin tarihsel sınırlarına dikkat çekti.
Türkiye’de ulus-devletin tekçi bir kimlik üzerine inşa edilmesi, Kürtler başta olmak üzere birçok halk üzerinde baskı yarattı. Bu durum, sınıfsal eşitsizliklerle etnik dışlanmanın iç içe geçmesine neden oldu. Batıda sanayileşme sınıf çelişkilerini derinleştirirken, doğuda etnik baskı ve ekonomik geri kalmışlık birbirini besledi.
DEKOLONYALİTE VE YENİ ANTİEMPERYALİZM
Latin Amerika deneyimi, siyasal bağımsızlığın ekonomik ve kültürel özgürleşmeyi garanti etmediğini açık biçimde gösterdi. Emperyalizm yalnızca ekonomik ilişkilerde değil, bilgi üretimi ve kültürel hiyerarşiler içinde de varlığını sürdürdü.
Aníbal Quijano’nun “sömürgeciliğin sürekliliği” kavramı, modern kapitalizmin ırksal ve kültürel tahakkümle nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyar. Bu yaklaşım, egemenliğin yalnızca dışsal bir güç ilişkisi olmadığını; kimlik, bilgi ve yaşam biçimleri üzerinden yeniden üretildiğini vurgular.
Dekolonyal düşünce, Batı merkezli tekil modernite anlayışına karşı çıkar ve çoklu dünyaların birlikte var olabileceği bir perspektif önerir. Böylece antiemperyalizm, ekonomik bağımlılığa karşı mücadeleyi aşarak kültürel eşitlik ve epistemik özgürlük boyutlarını da kapsar.
Türkiye’de modernleşme süreci de benzer bir çelişki taşır: ilerici kazanımlar üretirken aynı zamanda yerel kültürler üzerinde baskı yaratmıştır. Daha demokratik bir gelecek, evrensel değerlerle yerel farklılıkların eşit temelde buluşmasını gerektirir.
Günümüzde antiemperyalizm, yalnızca devletler arası bir karşıtlık değildir. Sınıfsal sömürü, etnik eşitsizlikler ve kültürel tahakküm iç içe geçmiş durumdadır. Bu nedenle antiemperyalist mücadele, bu çok katmanlı yapıyı hedef alan bütünlüklü bir perspektife dayanmalıdır.
Latin Amerika deneyimi, işçi sınıfı mücadelesi ile ezilen halkların özgürlük taleplerinin birleşebileceğini göstermektedir. Türkiye gibi çok kültürlü toplumlarda da demokratik ve eşitlikçi bir gelecek, bu birleşik hattın geliştirilmesine bağlıdır.
HABER MERKEZİ