HTŞ, DAİŞ ve Türkiye destekli paramiliter grupların Halep’in Eşrefiyê ve Şexmeqsûd mahallelerine başlattığı saldırılarda çok sayıda sivil katledildi. Saldırılar daha sonra Rojava’ya yönelik gerçekleştirilen saldırılarla devam ederken uluslararası kamuoyunun sessizliği tepkilere sebep oldu. Saldırıların, İsrail, ABD, Şam Yönetimi ve Türkiye’nin 4 Ocak’ta Paris’te gerçekleştirdikleri toplantıda planlandığı sık sık uluslararası basında işlendi. Saldırılara karşı Kürt halkı dostları tüm dünyada, Rojava Yönetimi’nin yaptığı seferberlik çağrısı kapsamında eylem ve etkinlikler düzenlendi. Rojava’da kurulan direniş hattı ve Kürt halkının dostları ile birlikte dünyanın dört bir yanında saldırılara dönük protestoları sonucu 19 Ocak’ta Rojava ile Şam Yönetimi arasında yeni bir entegrasyon anlaşması imzalandı.
Saldırılar devam ederken ve saldırılardan sonra hem ABD Senatosu hem de Avrupa Parlamentosu’nda (AP) Rojava halkının yalnız bırakılmaması yönünde çağrılar gerçekleştirildi. Portekiz Parlamentosu, 21 Ocak’ta “Kürt halkının korunması ve hükümetin Avrupa Birliği (AB) ile Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde Suriye’de Kürt halkını koruyacak mekanizmaların diplomatik ve insani açıdan aktifleştirilmesi” yönünde girişimlerde bulunmasını talep eden bir karar aldı. Bu karar oy çokluğuyla kabul edildi. AP’nin Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürt halkının haklarının korunması yönünde aldığı kararın ardından, ulusal parlamento düzeyinde alınan ilk karar olma niteliği taşıyor.
İngiltere’de faaliyet gösteren Centre for Kurdish Affairs’te (Kürt İşleri Merkezi) araştırmacı ve London School of Economics’te (LSE) sosyoloji alanında yüksek lisans öğrencisi olan João Rodrigues, Portekiz Parlamentosu’nda Rojava’ya dönük kabul edilen tasarıyı Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi.
Portekiz Parlamentosu’nda Kürtlere dönük bu karar nasıl gündeme geldi? Bu kararın alınmasındaki temel motivasyon neydi? Kararın parlamentoda oyçokluğuyla kabul edildiği belirtiliyor. Böyle bir mutabakat nasıl oluştu, farklı siyasi uçlar bu kararda nasıl ortaklaştı?
Bu karar aslında Portekiz’in, Suriye ve genel olarak Ortadoğu politikalarındaki çelişkili çizgisi düşünüldüğünde biraz şaşırtıcı bir şekilde gündeme geldi ve kabul edildi. Normalde Portekiz, dış politikada genellikle Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi ana Avrupa güçlerinin çizgisini takip eden, çok “inisiyatif almayan” bir ülke. Buna rağmen bu son kararda sağ, merkez ve sol partilerden milletvekillerinin önemli bir kısmı ortaklaştı ve karar çok geniş bir oy çokluğuyla geçti. Sadece bugün hükümet koalisyonunu oluşturan iki sağ parti – PSD ve CDS-PP – çekimser kaldı. Yani klasik anlamda sağ–sol uzlaşmasından çok, partiler üstü bir vicdani refleks ve milletvekili inisiyatifiyle çıkan bir karar oldu. Bu yüzden de şimdi hükümet üzerinde pozisyonunu açıkça netleştirmesi için diplomatik baskıyı artırma ihtiyacı var. Bu kararın arka planındaki temel motivasyon birkaç düzeyde okunabilir. Birincisi, Kuzey ve Doğu Suriye’de, özellikle de Ocak ayı başında Halep’te Kürtlerin kontrolündeki mahallelere dönük saldırılar sırasında ortaya çıkan katliam görüntüleri Portekiz kamuoyunda ve parlamentoda ciddi bir rahatsızlık yarattı. Aynı günlerde Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen ve yeni Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın Suriye Geçici Hükümeti ile siyasi ve ekonomik ilişkileri güçlendirmek için ülkeye gidip 620 milyon Euro’luk bir destek paketi açıklaması büyük bir çelişki olarak görüldü. Bir yanda yerelde Kürtler ve diğer topluluklar saldırı altındayken, diğer yanda Avrupa’nın yeni rejimle normalleşme görüntüsü vermesi ciddi bir rahatsızlık doğurdu.
İkincisi, 12 Ocak’ta Avrupa Parlamentosunda kabul edilen ve “Suriye’nin etnik ve dini çeşitliliğinin korunmasını”, Kuzey ve Doğu Suriye’de istikrarın siyasal geçiş için kritik olduğunu ve DAİŞ’in yeniden güçlenmesini engelleme zorunluluğunu vurgulayan karar, Portekizli milletvekilleri için önemli bir referans noktası oldu. Lizbon’daki karar, bu Avrupa düzeyindeki metnin ulusal parlamentolara yansıyan ilk örneklerinden biri sayılabilir. Milletvekilleri, bu metindeki ilkeleri kendi ulusal parlamentoları üzerinden somutlaştırmak ve Portekiz hükümetine “artık lafı aşan adımlar atın” mesajı vermek istediler.
Portekiz’in Ortadoğu’ya, özelde de Rojava’ya dair bir tedirginliği var mı? DAİŞ’in yeniden canlanması ve DAİŞ’lilerin serbest bırakılması ihtimali Portekiz’de nasıl karşılanıyor?
Portekiz’in DAİŞ’e karşı uluslararası koalisyonun bir üyesi olması – özellikle 2014’ten beri Irak’ta asker bulundurması – ülkede Kürt güçlerinin DAİŞ’e karşı mücadelede oynadığı rolün daha iyi anlaşılmasını sağladı. Al-Şeddadi Hapishanesi’nde DAİŞ’li tutukluların serbest kalması ihtimaline dair haberler de parlamentoda, “Eğer bugün Kürtlerin güvenliği ve özerk yapısı korunmazsa yarın DAİŞ’in yeniden güçlenmesi sadece bölge halkları için değil, bizler için de tehdit olur” kaygısını güçlendirdi.
Son olarak, Portekiz’de özellikle sol partiler uzun süredir Rojava ve genel olarak Kürt hareketiyle – DEM Parti ve Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) gibi yapılarla – temas halinde. Bu temaslar, sahadaki gerçekliği doğrudan aktaran bir kanal oluşturdu. Dolayısıyla bu karar hem bu yıllara yayılan siyasi ilişkilerin, hem de son dönemde yoğunlaşan katliam, zorunlu göç ve DAİŞ tehdidi karşısında ortaya çıkan ahlaki ve siyasi sorumluluk duygusunun birleşimi olarak gündeme geldi. Parlamentonun mesajı özetle şu: “Kürt halkının hayatta kalması ve kolektif haklarının korunması, sadece bölgesel bir mesele değil; bizim de doğrudan yükümlülük taşıdığımız bir Avrupa meselesidir.”
Bu bağlamda Münih’te düzenlenen Güvenlik Konferansı’na Federe Kürdistan Yönetimi’nin yanı sıra Rojava’dan İlham Ehmed ve Mazlum Abdi’nin de davet edilmesini, Avrupa’nın Suriye’de Kürtlerin korunması konusunda bir konsensüs oluştuğunun işareti olarak yorumlamak doğru olur mu? Kıta Avrupası’ndaki devletlerin, özellikle de Avrupa Birliği’nin motor gücü sayılan Almanya ve Fransa’nın, Suriye’deki Kürt özerk bölgesinin anayasal düzeyde tanınması konusunda nasıl bir tutum alacağını öngörüyorsunuz?
Halep’te uluslararası bir anlaşmanın ihlal edilmesiyle ve sonrasında işlenen savaş suçlarıyla başlayan süreçte Avrupa’nın aldığı rol gerçekten utanç vericidir. Saldırılarla eş zamanlı olarak, bir algı operasyonunun parçası olduğu oldukça açık bir şekilde, Kürt-Arap çatışmasını alevlendirmek ve böylelikle DAİŞ’e karşı savaşarak Avrupa’yı yıllarca güvende tutmuş Suriye Demokratik Güçleri’ne karşı kriminalize edici bir dil kullanmak, tarihin utanç sayfaları arasında yerini almıştır. Örneğin bu bağlamda Der Spiegel dergisinin savaş suçlarını, insanlık onurunu ayaklar altına alacak şekilde aklamaya çalışması, Kürt kamuoyu nezdinde olduğu gibi Avrupa kamuoyunda da asla unutulmayacaktır. Avrupa’nın Geçici Suriye Hükümeti’nden alacağı hiçbir ekonomik taviz bu suçu yıkamaya yetmeyecektir.
Eski NATO Genel Sekreteri, Finlandiyalı politikacı Jens Stoltenberg, anılarını kaleme aldığı kitapta Avrupalıların ABD’nin Suriye’de askeri varlığını azaltması sebebiyle kızgın olduğunu (2019’da Girê Spî ve Serêkaniyê işgalini kast ediyor); ancak Avrupa’nın Kürtlere desteğinin bölgedeki son Amerikan askeri çekilene kadar süreceğini söylemişti. 2025 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance oldukça detaylı bir konuşma gerçekleştirmiş, bu konuşmada Avrupalı liderleri çeşitli konularda suçladıktan sonra ABD’nin Avrupa için artık tek taraflı bir güvenlik sağlayıcı olmayacağını söylemişti. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ilk kez Avrupa–ABD ilişkileri çatırdıyor. ABD ise Çin karşıtlığı ekseninde, Avrupa’nın temel tehdit olarak gördüğü Rusya’yla yakınlaşıyordu. 2025 yılından 2026 yılına kadar yaşanan gelişmelerde ABD bu doğrultuda bir politika yürüterek Avrupa ülkelerini güvenlik için daha çok sorumluluk almaya zorladı. 2026 yılında Marco Rubio ise Amerika’nın Avrupa’yı hâlâ müttefik olarak gördüğünü yeniden güvence altına aldığını söylese de, geçmişteki tek taraflı koruma ilişkisinin geri dönülmez biçimde değiştiğini de açıkça vurguladı.
Açıkça ifade etmek gerekir ki DAİŞ tehdidi altında ve düzensiz göçlerle zor günler geçiren Avrupalı devletler, terörizm tehdidinin bertaraf edilmesinde Kürtlerin oynadığı eşsiz ve fedakar rolün farkındadır. Ancak Amerika karşısındaki asimetrik ve zayıf konumları, onları ABD’nin Colani’nin yönettiği Suriye Geçici Hükümeti’ni desteklemeye, hatta kendi kamuoylarında bu dönüşü açıklayabilmek için Suriye Demokratik Güçleri’ne karşı bir dezenformasyon kampanyası yürütmeye itmiştir. Hesaba katılmayan ise ilk olarak bölgesel güçlerden bazılarının SDG geriletilse dahi korunmasını bir öncelik olarak görmesi, ikincisi de Kürtlerin dünyanın her yerinde eşi benzeri zor görülen bir biçimde ayağa kalkması olmuştur. Öncelikle Avrupa Parlamentosu’nda ve ardından Portekiz Parlamentosu’nda alınan karara bir de bu lensten bakmakta fayda vardır. Burada kritik noktalardan biri de şu: Demokratik Özerk Kuzey ve Doğu Suriye Yönetimi’nin varlığı henüz Avrupa Birliği tarafından resmî olarak tanınmış değil. Yani AB içinde, dolayısıyla Almanya ve Fransa gibi “dinamo” ülkeler nezdinde, Rojava’nın anayasal statüsünün güvenceye alınması yönünde hâlâ atılması gereken pek çok adım var. Bu nedenle hem Kürtlerin hem de Suriye’deki diğer halkların haklarının korunması ve bölgedeki halkların kendi kaderini tayin hakkının tanınması için özerk yönetimin siyasi ve diplomatik düzeyde tanınmasına dönük girişimler hayati önem taşımaya devam edecektir. Bu noktada Almanya ve Fransa gibi ülkelerin tutumunun belirleyici olacağını tekraren vurgulamak istiyorum. Avrupa’daki diğer ülkeler normatif açıdan Rojava ile çalışmak isteseler bile, dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olan Almanya ve kıta Avrupası’nda en büyük ikinci ekonomi olan Fransa olmadan böyle bir işe girişebilmeleri kapasiteleri açısından mümkün değildir. Adı geçen ülkelerin bu dosyayı sadece “insani yardım” çerçevesinde mi tutacağı, yoksa çözümün merkezine Kürt özerk bölgesinin tanınmasını da yerleştirip yerleştirmeyeceği asıl sorudur.
Münih Konferansı’na gelirsek Rojava ve Kürtler açısından tabloyu nasıl okudunuz?
Bu bağlamda, Kürt siyasi aktörlerinin – özellikle Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Suriye Demokratik Güçleri komutanı Mazlum Ebdî ve Özerk Yönetimin Dış İlişkiler Eşbaşkanı Îlham Ehmed’in, kısa süre önce düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı, Kürt diplomasisi ve uluslararası alandaki etki bakımından önemli bir adımı temsil etmektedir. Bu tür bir katılım, Kürt siyasetinin küresel siyasal süreçlerdeki öneminin giderek daha fazla tanındığını gösterir. Sadece sembolik bir jest olarak değil, Kürdistan’daki siyasi aktörlerin ve kurumların uzun yıllara dayanan onurlu çalışmalarının somut ve olumlu bir sonucu olarak okunmalıdır. Yani geç de olsa Kürtlerin politik bir kimlikle Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olarak anılması son derece önemli bir gelişmedir.
Bütün bu tabloyu – Portekiz Parlamentosu’ndaki karar, Münih Güvenlik Konferansı’nda Kürt temsilinin güçlenmesi ve ABD–Avrupa ilişkilerindeki kırılmayı – birlikte düşündüğünüzde, önümüzdeki dönemde Kürtler açısından Avrupa sahnesinde hangi fırsatlar ve riskler öne çıkıyor? Özellikle DAANES ve genel olarak Kürt hareketi bu yeni konjonktürde nasıl bir diplomatik ve siyasi strateji izlemeli?
İngiltere’yi dışında tutarak kıta Avrupası adına konuşmak gerekirse Avrupalı güçler Özerk Yönetim’in özellikle Deyrezor ve Rakka gibi kontrolü zor alanlarda DAİŞ tehdidinin minimizasyonunda oynadığı role yeterince önem atfetmemekteydi. ABD’nin Körfez ülkeleriyle beraber İran ve kısmen Türkiye etkisine karşı Colani dosyasını neredeyse tek başına karara bağladığı tespitine katılmakla beraber, geçen zaman içerisinde Avrupalı aktörler Suriyeli Kürtlerin bu istikrar adasını korumasına yönelik hiçbir ciddi adım atmadılar. Zaman zaman Türkiye’nin dosyayı güvenlikleştirmesi temel bir açmaz oluştursa da kapasite geliştirme ve IŞİD tutuklularının kontrolü ile rehabilitasyonu bağlamında Özerk Yönetim’le ilişkileri çok zayıf kaldı. Fransa’nın bu bağlamda belli girişimleri olsa da sonuç alıcı olmaktan oldukça uzaktı. Şuan ortaya çıkan durumda Şam, El Kaide geçmişi olan ve görünürde dahi bundan kopmak hususunda bir çabası bulunmayan bir grubun kontrolündedir; Şam’da verilecek poz ne olursa olsun, Suriye çölü başta olmak üzere pek çok yerde IŞİD ve benzeri gruplar için bir örgütlenme ve ilerleme alanının açıldığı açıktır. IŞİD elbette Kürtlerden intikam alma çabası içerisinde olacaktır, ancak Avrupa da onun propaganda hedeflerinden birini oluşturacaktır. Doğu Akdeniz’in bir parçası olan Suriye’nin böylesi bir çeteye fiilen teslim edilmiş olmasının muhtemel sonuçlarından biri, Avrupa’da ortaya çıkacak güvenlik problemidir. Bu açıdan geçmişte ABD’nin çalışıyor bulunduğu Özerk Yönetim’e bağlı güvenlik birimleriyle çalışmak; istihbarat, eğitim ve ekipman olarak bu birimleri desteklemek Avrupa için rasyonel seçenektir.
Türkiye devletinin işlediği savaş suçlarının bir sonucu olarak Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmış yüzbinlerce Kürt, Avrupa’nın bir gerçekliğidir. Avrupa şimdiye kadar bu kitleye bireysel düzeyde sempatiyle baksa da ulus-devlet mantığı içerisinde bu kitleleri, müttefiki olan Türkiye’nin karşıtı saydığı politikalar nedeniyle zaman zaman kriminalize etmiştir. Şimdi yeni dönemde Kürt hareketi isyan evresini kapattığını, siyasallaşarak çözüm bulmaya çalıştığını en yüksek düzeyde Sayın Öcalan’ın sözcülüğüyle vurgulamaktadır. Avrupa’da kurumların buna uygun sivil ve çağa uygun dönüşümü sağlanmalı; dört parça Kürdistan’da istikrar, barış ve refahın aynı zamanda Avrupa’nın güvenliği için de çok önemli olduğu vurgusuyla pozitif bir diplomatik seferberlik başlatılmalıdır. Örneğin, Sayın Öcalan son görüşmesinde Yerel Yönetimler Özerklik Şartnamesi’ne verdiği önemi vurguladı. Buna denk olarak, Kuzey Kürdistan’daki Kürt siyasetinin Avrupa’daki modeli incelemesi ve buna uygun ekonomik ve sosyal kalkınma projeleri oluşturması hayati önemdedir.
Kendi adıma, Kürt topluluğu ile temasım İngiltere’deki öğrencilik dönemimde başladı. Bu insanlar çok zor bir coğrafyada yaşıyor olmalarına rağmen kadın özgürlüğü, demokrasi gibi konularda oldukça ilerideler. Kendilerinden çok daha büyük güçlerle asimetrik bir çelişki içinde bulunmalarına rağmen hayatta kalmayı, hatta Kürt toplumu içerisinde büyük bir dönüşüm ve kendi siyasal kimliklerini inşa edebilmeyi başarmış olmaları, sosyolojik açıdan ne kadar direngen bir toplum olduklarını gösteriyor. Şimdiye kadar direnişiyle tarihe damga vurmuş bu halk, geleceğini de belirleyecek kapasiteye ve yurtseverliğe fazlasıyla sahiptir. Şu an yaşadıkları türbülans ve risklere rağmen eğer direniş güçlerini bundan sonra yapıcı bir güç olarak örgütleyebilirlerse, gelecekte çok etkili bir aktör olarak var olacaklarını düşünüyorum.
Can Kırbaş / MA